“Nadanlar dengini, Arifler kendini arar”
“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz. Divanelerin hemdemi divane gerektir.”
Şu söz dahi ne çok anlatır kişiye.
Bizim Yunus ise şöyle buyurmuş;
“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu”
İmdi dosta şunu ikrar lazım gelir. Biz nadan idik erenler tuttu çekti bizi, eğer tutmaz iseler, arifler meclisinden kovulası olunur.
Cahil ile oturup sohbet etmek ve onunla hemhal olmak hem aşk bakımından hem hal bakımından çürüyen bir meyvenin aynı sepetteki diğer meyveleri de çürütmesine benzer. Taze iken güzel olan, yol almayıp durdukça çürümeye durur. O yüzdendir ki, yol varsa yolcu yolda gerek. Yolcuyum der durursun madem o halde al sırtına terkini geç bu heva köprüsünden de yola gir ey yolcu.
Duyar inilersin, yürüyüp çabalarsın
Sen bu bahre dalmaz isen
Ne diye övünürsün.
En iyi seyyah nereye gidecegini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldigini bilmeyendir
Çarşamba, Mayıs 25
Çarşamba, Nisan 13
Mostar, Sarı Saltuk ve Alperen (Balakay) Tekkesi
Saraybosna’ya daha önce bir günlük bir program için gitmiştik.
Saraybosna’nın çarşısını kısa da olsa hızlıca gezmiş, sonrasında Aliya’ya bir fatiha imkanı bulmuştuk.
Fakat Mostar’a varamamış idik.
Nasip oldu ve bir başka vesileyle kısa da olsa Mostar’a vasıl olduk.
İyi ki de olmuşuz.
Mostar’ın tarihi köprüsünü ve diğer mekanlarını yine kısa bir zaman diliminde görme imkanına kavuştuk hamdolsun.
Mostar Köprüsü ve çarşısı bizi temsil etmeyi sürdürüyor. Çarşısı ve çevre yapıları da öyle. Güzel bir şehir Mostar.
Hilal ile Haç’ın apaçık mücadelesi görünür bir şekilde kendini gösteriyor. Hırvat ve Boşnaklar’ın her alanda birbirilerine karşı dikkatli ve içten içe mücadele ettiklerini müşahede ediyorsunuz Mostar’da.
Muhtemelen belki nesiller boyu bu mücadele devam edecektir. Belki de kıyamete kadar.
Esas üzerinde kelam etmek istediğim Mostar’da bulunan, şehrin dışına doğru gidince sizi bulan Balakay (Alperen) Tekkesi’dir.
Muhteşem bir kayalığın tam içine doğru kurulmuş bu Tekke’nin kurucusunun Sarı Saltuk isimli Alperen dervişidir diye rivayet olunmuş.
Sarı Saltuk efsane bir Alperen dervişidir. Başka yerlerde de onun olduğu varsayılan kabirleri mevcuttur.
Sarı Saltuk’un kabri esas nerededir bilinmez, ehline malumdur elbette.
Fakat bizim için Aziz olan şey onun kabrinin ya da naaşının bir yerde bulunması değildir elbette.
Aziz olan şey, Sarı Saltuk’un kurduğu ve hala geleneği yaşatılan Alperenler Tekkesi’nin maneviyatıdır.
Nasıl ki, ruh ve bedenin imtizacı ile insan olunur ise zahirin ve batının resmedildiği muhteşem Alperenler Tekkesi çok büyük hatıraları özünde sırlamıştır.
Kadiri, Bektaşi, Nakşi, Halveti ve hatta Rufai dervişlerinin buluşma noktası olmuş olan Alperenler Tekkesi pek güzel bir sadelik ve ruh ile sizi içine alıp başka bir alemi hatırlatır durur size.
Erişilebilecek zirveninde sonunda da esas olunması gereken halin Hakk’la birlikte üzere olmak olduğunu anlatıyor bize.
Zahiren tüm doğal güzelliği arz-ı endam eden Alperen Tekkesi ille de Hakk’ı anmayı hatırlatan bir elbise giymiş üzerine.
Bakınca “Allah”ı anmak vacib oluyor dile neredeyse.
Muhteşem dememek mümkün mü o hale.
Hakk aşıkları her hal üzere ve şartta elbette Hakk’a vasıl olmak çabasındadır amma bu muhteşem atmosfer pek kolay ediyor ruhunu insanın Hakk’ı anmaya.
Öyle manevi bereket üzere kurulmuş bir Tekke.
Sarı Saltuklar’ın ve cümle Aşıkan’ın ruhu aziz ola.
Saraybosna’nın çarşısını kısa da olsa hızlıca gezmiş, sonrasında Aliya’ya bir fatiha imkanı bulmuştuk.
Fakat Mostar’a varamamış idik.
Nasip oldu ve bir başka vesileyle kısa da olsa Mostar’a vasıl olduk.
İyi ki de olmuşuz.
Mostar’ın tarihi köprüsünü ve diğer mekanlarını yine kısa bir zaman diliminde görme imkanına kavuştuk hamdolsun.
Mostar Köprüsü ve çarşısı bizi temsil etmeyi sürdürüyor. Çarşısı ve çevre yapıları da öyle. Güzel bir şehir Mostar.
Hilal ile Haç’ın apaçık mücadelesi görünür bir şekilde kendini gösteriyor. Hırvat ve Boşnaklar’ın her alanda birbirilerine karşı dikkatli ve içten içe mücadele ettiklerini müşahede ediyorsunuz Mostar’da.
Muhtemelen belki nesiller boyu bu mücadele devam edecektir. Belki de kıyamete kadar.
Esas üzerinde kelam etmek istediğim Mostar’da bulunan, şehrin dışına doğru gidince sizi bulan Balakay (Alperen) Tekkesi’dir.
Muhteşem bir kayalığın tam içine doğru kurulmuş bu Tekke’nin kurucusunun Sarı Saltuk isimli Alperen dervişidir diye rivayet olunmuş.
Sarı Saltuk efsane bir Alperen dervişidir. Başka yerlerde de onun olduğu varsayılan kabirleri mevcuttur.
Sarı Saltuk’un kabri esas nerededir bilinmez, ehline malumdur elbette.
Fakat bizim için Aziz olan şey onun kabrinin ya da naaşının bir yerde bulunması değildir elbette.
Aziz olan şey, Sarı Saltuk’un kurduğu ve hala geleneği yaşatılan Alperenler Tekkesi’nin maneviyatıdır.
Nasıl ki, ruh ve bedenin imtizacı ile insan olunur ise zahirin ve batının resmedildiği muhteşem Alperenler Tekkesi çok büyük hatıraları özünde sırlamıştır.
Kadiri, Bektaşi, Nakşi, Halveti ve hatta Rufai dervişlerinin buluşma noktası olmuş olan Alperenler Tekkesi pek güzel bir sadelik ve ruh ile sizi içine alıp başka bir alemi hatırlatır durur size.
Erişilebilecek zirveninde sonunda da esas olunması gereken halin Hakk’la birlikte üzere olmak olduğunu anlatıyor bize.
Zahiren tüm doğal güzelliği arz-ı endam eden Alperen Tekkesi ille de Hakk’ı anmayı hatırlatan bir elbise giymiş üzerine.
Bakınca “Allah”ı anmak vacib oluyor dile neredeyse.
Muhteşem dememek mümkün mü o hale.
Hakk aşıkları her hal üzere ve şartta elbette Hakk’a vasıl olmak çabasındadır amma bu muhteşem atmosfer pek kolay ediyor ruhunu insanın Hakk’ı anmaya.
Öyle manevi bereket üzere kurulmuş bir Tekke.
Sarı Saltuklar’ın ve cümle Aşıkan’ın ruhu aziz ola.
Cumartesi, Ağustos 29
Etmeyin Reis bey!
Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz...
Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız.
Yerine göre haklısınız..
Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz.
Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden..
Reis Bey!
Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim, Allah sizi de arındırsın..."
(İDAMLIK GENÇ)
bunu buraya dercediyorum.
çünkü kendimden, insanlığımdan ve müslümanlığımdan utanır oldum.
dünya hayatının oyun ve eğlenceden olduğunu bile bile göz yumduğum ve ses çıkarmadığım tüm günahlarımdan sorumluyum.
iyi bir insan, iyi bir mümin ve iyi bir kardeş olamadım yeryüzünde.
içime doğru akan gözyaşının artık bir kıymeti yok.
dışa doğru ne söylediğimizin ve nasıl davrandığımızın kıymeti var.
elimi, kolumu, dilimi bağladım.
bunca toğyana her isyan etmeye kalkışlarında sadece duaya ve bir köşeye saklanmaya müsaade ediyorum ki o yüzden büyük günah işliyorum.
mümince, insanca ayakta kalabilmeyi çok isterdim.
ama olmadı.
teslimiyet halkası benimde boynumda.
nereye kadar çekecek bilmiyorum.
içimdeki yangın ve isyan ateşine su dökmekten yorgun düştüm.
dişlerimi sıkmaktan beynim ağrıyor.
belki de bir süre sonra kırılacak tüm testi.
buna ne kadar dayanabileceğimi artık ben bile bilmiyorum.
insanlardan, mazlumlardan, mağdurlardan, mültecilerden ve Rabbimden özür diliyorum.
Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz...
Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız.
Yerine göre haklısınız..
Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz.
Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden..
Reis Bey!
Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim, Allah sizi de arındırsın..."
(İDAMLIK GENÇ)
bunu buraya dercediyorum.
çünkü kendimden, insanlığımdan ve müslümanlığımdan utanır oldum.
dünya hayatının oyun ve eğlenceden olduğunu bile bile göz yumduğum ve ses çıkarmadığım tüm günahlarımdan sorumluyum.
iyi bir insan, iyi bir mümin ve iyi bir kardeş olamadım yeryüzünde.
içime doğru akan gözyaşının artık bir kıymeti yok.
dışa doğru ne söylediğimizin ve nasıl davrandığımızın kıymeti var.
elimi, kolumu, dilimi bağladım.
bunca toğyana her isyan etmeye kalkışlarında sadece duaya ve bir köşeye saklanmaya müsaade ediyorum ki o yüzden büyük günah işliyorum.
mümince, insanca ayakta kalabilmeyi çok isterdim.
ama olmadı.
teslimiyet halkası benimde boynumda.
nereye kadar çekecek bilmiyorum.
içimdeki yangın ve isyan ateşine su dökmekten yorgun düştüm.
dişlerimi sıkmaktan beynim ağrıyor.
belki de bir süre sonra kırılacak tüm testi.
buna ne kadar dayanabileceğimi artık ben bile bilmiyorum.
insanlardan, mazlumlardan, mağdurlardan, mültecilerden ve Rabbimden özür diliyorum.
Cumartesi, Ocak 24
saatleri tamir etme vakti geldi, geçmemeli
Epeydir yazmıyorum farkındayım.
Yazmak için yeterince kafa ve gönül konforum yok belki de.
Yaşamanın zorluk ve güzellikleri ile daha bir başbaşayım artık.
“yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir” dediği gibi şairin hayat belki de benden öcalıyor olabilir.
“acı çekmek ruhun fiyakasıdır” rahatlığındayım belki de.
Dedim ya çok şey görüp, yaşayıp konuşmamak gibi bir zorluğun huzurunu yaşıyorum.
“Aman be sen de ne gördün ki” diye düşünenlere de hak vermiyor değilim elbette.
Keyfim gıcır, atlas libaslar içindeyim, doğrudur.
En çokta kendimi özlüyorum belki de.
Kendin gibi olabilmek güzel şeymiş, yaşadım ve bildim bir kez daha.
Neyse söylemek ve yazmak istediğim bunlar değil aslında.
Esas konuya gireyim.
Bir zamandır okuduklarım, yaşadıklarım ve gördüklerimden sonra bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Şöyle ki;
Bu vatan toprağı mühim bir güce sahip. Bizim çok önemsemek istemediğimiz ya da önemsediğimiz ve farkında olduğumuzda üzerimize yüklediği ağır sorumluluğu kaldıramadığımız için kaçtığımız bir şey bu.
Bizim çabalayarak elde ettiğimizin çok ötesinde bir şey.
Bizden öncekilerin mirası ve bizden sonrakilerin devralacağı bir şey.
Bizden öncekilerin dokunduğu her coğrafyaya gittiğinizde buna şahitlik ediyorsunuz. Avrupa içlerindeki Makedonya’dan, Orta Asya’daki Kırgızistan’a ve Afrika’nın kuzeyindeki Fas’a kadar buna bizzat şahitlik ettim.
Bunun emperyal bir yanı da yok üstelik.
Bir duygudaşlık ve ortak gelecek inşa etme kaygısı var bunun içinde.
Bir “ağabey, kardeş, yol arkadaşı” olarak görüyorlar bizi. Elbette düşman olarak görenlerde yok değil kendine yabancılaşmış olan eski dostlarımız arasında.
Hatalarımıza rağmen bizi hala seviyorlar. Ayağa kalktığımızda yanımızda olacaklarına dair umutlarını hiç kaybetmemişler. Kendi ülkelerindeki yönetimlerin ne olduğuna bakmaksızın o coğrafyalardaki halkların yüzü bize dönük hala.
Türkiye’de ne oluyor, Türkiye ne yapıyor diye bakıyorlar. En sindirilmiş akrabalarımız, kardeşlerimiz bile, yüzünü dönemiyor belki ama “hala umudumuz sizde” diyor sözünün bir yerinde.
Gerçekten ağır bir yük ve sorumluluk var omuzlarımızda.
Bu yüzden sadece kendimizi düşünemeyiz.
Bunun siyasi iktidarda bizim olmamız ya da olmamamızla da doğrudan bir ilişkisi yok. Türkiye’de doğru ve yakın bildikleri ile iletişimde olmak ve müşavere etmek, dayanışmak istiyorlar sadece.
Siyasi iktidar işleri kolaylaştırıcı bir işleve sahip elbette ama mesele devlet protokollerinin ötesinde onları anlamak ve dayanışmakla gerçekten karşılığını buluyor ve daha anlamlı hale geliyor.
Bizim burada kendimize sorun ettiğimiz şeylerin onların nazarında bir karşılığı yok. Enerjimizi tükettiğimiz konuların çoğundan haberleri bile yok. Daha geniş bir pencereden bakıyorlar Türkiye’ye.
Türkiye onlar için gece ışığına bakarak yol aldıkları bir yıldız gibi.
Işığımızın güçlü olduklarına inanıyorlar ve daha da güçlenmesi için dua ediyorlar. Aslında güneş gibi olmamızı bekliyorlar. Karanlık çağı aydınlatan bir güneş ülke olmamızı.
Biz ise kendimizi bulutlu ve sisli bir havaya mahkum etmek için çabalıyoruz her nedense.
Küçük süfli hesaplar ve dünyanın az bir metaına ram olmak için boşa çabalayanların oluşturduğu sorunlarla boğuşup duruyoruz.
Güzel ve iyi ameller serdetmek için önceliğin iyi imkanlara kavuşmak olduğu yalanıyla kendimizi avutuyoruz. Ortalama olan hiçbir şeye razı olmuyor nefislerimiz.
Argo tabirle tatava yapıp duruyoruz.
Peki ne zaman sonlandıracağız bu tatavayı, yetmedi mi bu kadar imkan ve zaman!
Varolan imkanları nasıl değerlendirdiğimize dair bir muhasebeyi ne zaman yapacağız?
Allah mühlet verir, ihmal etmez bilmek lazım.
Elimizde bulunan dünyevi ve uhrevi nimetlere karşı isyan ve tuğyan hali genel bir ahlaka dönüşürse bu hepimiz için ve yüzünü bize dönmüş akrabalarımız ve kardeşlerimiz içinde büyük hayalkırıklığı olur.
Bozuk işleyen saatleri tamir etme vakti gelmiştir, geçmemeli.
Hepimizin bulunduğu her hal üzere kendini ikmal etmeye, tamir etmeye ve sadece bir birey olarak değil bir “topluluk, cemaat, ümmet” bilinciyle hareket etme özenini göstermeye ihtiyacı var.
Rabbimizin Kitab-ı Kerim’de buyurduğu gibi şöyle müminler olma gayretinden vazgeçmemeliyiz;
“Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler”
“Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.”
“De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.”
“Kim de ahireti isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.”
“Müminler, ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman: "İşte bu, Allah'ın ve Resulü'nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söyledi." dediler. Bu onların imanını ve teslimiyetini artırmaktan başka bir şey yapmadı.”
“Sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte üzerinize rahmet ve bereket indiren O'dur ve O, müminlere çok merhametlidir.”
“Müminlere müjdele! Onlara Allah'tan bir mükafat vardır...”
Yazmak için yeterince kafa ve gönül konforum yok belki de.
Yaşamanın zorluk ve güzellikleri ile daha bir başbaşayım artık.
“yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir” dediği gibi şairin hayat belki de benden öcalıyor olabilir.
“acı çekmek ruhun fiyakasıdır” rahatlığındayım belki de.
Dedim ya çok şey görüp, yaşayıp konuşmamak gibi bir zorluğun huzurunu yaşıyorum.
“Aman be sen de ne gördün ki” diye düşünenlere de hak vermiyor değilim elbette.
Keyfim gıcır, atlas libaslar içindeyim, doğrudur.
En çokta kendimi özlüyorum belki de.
Kendin gibi olabilmek güzel şeymiş, yaşadım ve bildim bir kez daha.
Neyse söylemek ve yazmak istediğim bunlar değil aslında.
Esas konuya gireyim.
Bir zamandır okuduklarım, yaşadıklarım ve gördüklerimden sonra bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Şöyle ki;
Bu vatan toprağı mühim bir güce sahip. Bizim çok önemsemek istemediğimiz ya da önemsediğimiz ve farkında olduğumuzda üzerimize yüklediği ağır sorumluluğu kaldıramadığımız için kaçtığımız bir şey bu.
Bizim çabalayarak elde ettiğimizin çok ötesinde bir şey.
Bizden öncekilerin mirası ve bizden sonrakilerin devralacağı bir şey.
Bizden öncekilerin dokunduğu her coğrafyaya gittiğinizde buna şahitlik ediyorsunuz. Avrupa içlerindeki Makedonya’dan, Orta Asya’daki Kırgızistan’a ve Afrika’nın kuzeyindeki Fas’a kadar buna bizzat şahitlik ettim.
Bunun emperyal bir yanı da yok üstelik.
Bir duygudaşlık ve ortak gelecek inşa etme kaygısı var bunun içinde.
Bir “ağabey, kardeş, yol arkadaşı” olarak görüyorlar bizi. Elbette düşman olarak görenlerde yok değil kendine yabancılaşmış olan eski dostlarımız arasında.
Hatalarımıza rağmen bizi hala seviyorlar. Ayağa kalktığımızda yanımızda olacaklarına dair umutlarını hiç kaybetmemişler. Kendi ülkelerindeki yönetimlerin ne olduğuna bakmaksızın o coğrafyalardaki halkların yüzü bize dönük hala.
Türkiye’de ne oluyor, Türkiye ne yapıyor diye bakıyorlar. En sindirilmiş akrabalarımız, kardeşlerimiz bile, yüzünü dönemiyor belki ama “hala umudumuz sizde” diyor sözünün bir yerinde.
Gerçekten ağır bir yük ve sorumluluk var omuzlarımızda.
Bu yüzden sadece kendimizi düşünemeyiz.
Bunun siyasi iktidarda bizim olmamız ya da olmamamızla da doğrudan bir ilişkisi yok. Türkiye’de doğru ve yakın bildikleri ile iletişimde olmak ve müşavere etmek, dayanışmak istiyorlar sadece.
Siyasi iktidar işleri kolaylaştırıcı bir işleve sahip elbette ama mesele devlet protokollerinin ötesinde onları anlamak ve dayanışmakla gerçekten karşılığını buluyor ve daha anlamlı hale geliyor.
Bizim burada kendimize sorun ettiğimiz şeylerin onların nazarında bir karşılığı yok. Enerjimizi tükettiğimiz konuların çoğundan haberleri bile yok. Daha geniş bir pencereden bakıyorlar Türkiye’ye.
Türkiye onlar için gece ışığına bakarak yol aldıkları bir yıldız gibi.
Işığımızın güçlü olduklarına inanıyorlar ve daha da güçlenmesi için dua ediyorlar. Aslında güneş gibi olmamızı bekliyorlar. Karanlık çağı aydınlatan bir güneş ülke olmamızı.
Biz ise kendimizi bulutlu ve sisli bir havaya mahkum etmek için çabalıyoruz her nedense.
Küçük süfli hesaplar ve dünyanın az bir metaına ram olmak için boşa çabalayanların oluşturduğu sorunlarla boğuşup duruyoruz.
Güzel ve iyi ameller serdetmek için önceliğin iyi imkanlara kavuşmak olduğu yalanıyla kendimizi avutuyoruz. Ortalama olan hiçbir şeye razı olmuyor nefislerimiz.
Argo tabirle tatava yapıp duruyoruz.
Peki ne zaman sonlandıracağız bu tatavayı, yetmedi mi bu kadar imkan ve zaman!
Varolan imkanları nasıl değerlendirdiğimize dair bir muhasebeyi ne zaman yapacağız?
Allah mühlet verir, ihmal etmez bilmek lazım.
Elimizde bulunan dünyevi ve uhrevi nimetlere karşı isyan ve tuğyan hali genel bir ahlaka dönüşürse bu hepimiz için ve yüzünü bize dönmüş akrabalarımız ve kardeşlerimiz içinde büyük hayalkırıklığı olur.
Bozuk işleyen saatleri tamir etme vakti gelmiştir, geçmemeli.
Hepimizin bulunduğu her hal üzere kendini ikmal etmeye, tamir etmeye ve sadece bir birey olarak değil bir “topluluk, cemaat, ümmet” bilinciyle hareket etme özenini göstermeye ihtiyacı var.
Rabbimizin Kitab-ı Kerim’de buyurduğu gibi şöyle müminler olma gayretinden vazgeçmemeliyiz;
“Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler”
“Onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yoluna harcarlar.”
“De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.”
“Kim de ahireti isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.”
“Müminler, ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman: "İşte bu, Allah'ın ve Resulü'nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söyledi." dediler. Bu onların imanını ve teslimiyetini artırmaktan başka bir şey yapmadı.”
“Sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte üzerinize rahmet ve bereket indiren O'dur ve O, müminlere çok merhametlidir.”
“Müminlere müjdele! Onlara Allah'tan bir mükafat vardır...”
Pazar, Temmuz 27
Toprak, bereket, teslimiyet ve Gazze
Toprak, bereket, teslimiyet ve Gazze
- Efendim bu topraklar eskiden çok bereketli topraklardı.
- Peki şimdi değil mi evladım, neden öyle söyledin?
- Efendim yine mahsül veriyor ama tadı yok.
- Nasıl yani evladım?
- Yani yine çok çok mahsül alıyoruz ama kalitesi, tadı eskisi gibi değil.
- Evladım, siz öyle zannediyor olmayasınız.
- Hayır Efendim hayır. Eğer biz yanılıyor olsaydık ve toprak eskisi gibi olsaydı, İsrail Gazze’ye bomba yağdıramazdı ve bu kadar cesur olamazlardı.
- Allah Allah evladım, toprağın mahsülünden nasıl o meseleye geçtin öyle.
- Efendim çok düşündüm neden böyle oluyor, neden imtihanımız bu kadar ağır ve çetin geçiyor diye? Tıpkı toprağın çok mahsül vermesine rağmen lezzetinin ve bereketinin olmayışı gibi bizde de her türlü imkan var ama hiçbir yaraya merhem olamıyoruz. O halde sorun bizde galiba.
- Evladım eğer durum dediğin gibi ise, bir süre toprağı ekmemek ve dinlendirmek lazım. Diğer hususa gelince kanaatim odur ki; Çok takip edemiyorum ama okuduklarımdan ve duyduklarımdan anladığım kadarıyla, İsrail çok kardeşimizi şehid etmiş. Ve sende diyorsun ki biz bozuk olmasaydık İsrail bu işleri böyle kolay yapmazdı. Belki de haklısın ama unutma ki; O toprakların bu hale gelmesinde elbette hepimizin büyük sorumluluğu olsa da asıl sorumluluk o topraklarda yaşayan müminlerdedir. Mescidi Aksa elbette bizim için önemlidir, mühimdir, imani bir meseledir. Hatta Yahudi ve Hristiyanlar içinde öyledir. Fakat bizim kendilerine emanet ettiğimiz toprakları “VATAN” gibi göremeyerek gaflete düşenlerinde birinci derece de bu mesele de sorumluluğu vardır. Yani şimdi zulme başkaldıracaksın buradan ama Allah ancak gücünün yettiğinden seni sorumlu tutacaktır. O yüzden zulme karşı sesini yükselt tabii fakat kendini suçlamaktan vazgeç.
Toprak bazen az verir ama bereketiyle çoğaltır. Bazen de çok verir ama dediğin gibi eskisi gibi lezzetli olmaz.
Veren de, alan da, bereketlendiren de, eksilten de O.
Öyleyse sen sürekli sorgulama makamında durmaktan vazgeç ve aşağıya in makamdan. Zordur orada ayakta durmak.
Bu iniş ve çıkışlar, insanlık ve peygamberler tarihi boyunca yaşandı. Efendimiz (AS)’ın bile kısa ömründe ne zor imtihanlarla karşılaştığını okuyup bildikten sonra “neden böyle oluyor” diye feryat ederek aşırıya kaçmak “isyan” olur.
O halde bize düşen sorumluluğumuzun gereği olanı yapmaktır, feryad-ı figan etmekle hallolacak bir dert ve aşılacak yol yoktur.
- Eyvallah Efendim mesele anlaşılmıştır. Allah razı olsun, gönlümü ferahlattınız. Çok darlanmıştım neredeyse isyan noktasındaymışım belki de.
- Aman evladım, dikkat etmek lazım. Hikmet ve Kader arasında çok ince bir yol vardır. O yolda yürüyebilmek için yolu aydınlatacak el feneri mesabesinde “tevekkül-teslimiyyet-rıza” ehli olmak lazım gelir.
- Eyvallah Efendim eyvallah.
- Hadi şimdi Meryem Suresi’ni aç da bir miktar oku hem dinleyelim, hem anlayalım.
- Peki Efendim peki.
- Efendim bu topraklar eskiden çok bereketli topraklardı.
- Peki şimdi değil mi evladım, neden öyle söyledin?
- Efendim yine mahsül veriyor ama tadı yok.
- Nasıl yani evladım?
- Yani yine çok çok mahsül alıyoruz ama kalitesi, tadı eskisi gibi değil.
- Evladım, siz öyle zannediyor olmayasınız.
- Hayır Efendim hayır. Eğer biz yanılıyor olsaydık ve toprak eskisi gibi olsaydı, İsrail Gazze’ye bomba yağdıramazdı ve bu kadar cesur olamazlardı.
- Allah Allah evladım, toprağın mahsülünden nasıl o meseleye geçtin öyle.
- Efendim çok düşündüm neden böyle oluyor, neden imtihanımız bu kadar ağır ve çetin geçiyor diye? Tıpkı toprağın çok mahsül vermesine rağmen lezzetinin ve bereketinin olmayışı gibi bizde de her türlü imkan var ama hiçbir yaraya merhem olamıyoruz. O halde sorun bizde galiba.
- Evladım eğer durum dediğin gibi ise, bir süre toprağı ekmemek ve dinlendirmek lazım. Diğer hususa gelince kanaatim odur ki; Çok takip edemiyorum ama okuduklarımdan ve duyduklarımdan anladığım kadarıyla, İsrail çok kardeşimizi şehid etmiş. Ve sende diyorsun ki biz bozuk olmasaydık İsrail bu işleri böyle kolay yapmazdı. Belki de haklısın ama unutma ki; O toprakların bu hale gelmesinde elbette hepimizin büyük sorumluluğu olsa da asıl sorumluluk o topraklarda yaşayan müminlerdedir. Mescidi Aksa elbette bizim için önemlidir, mühimdir, imani bir meseledir. Hatta Yahudi ve Hristiyanlar içinde öyledir. Fakat bizim kendilerine emanet ettiğimiz toprakları “VATAN” gibi göremeyerek gaflete düşenlerinde birinci derece de bu mesele de sorumluluğu vardır. Yani şimdi zulme başkaldıracaksın buradan ama Allah ancak gücünün yettiğinden seni sorumlu tutacaktır. O yüzden zulme karşı sesini yükselt tabii fakat kendini suçlamaktan vazgeç.
Toprak bazen az verir ama bereketiyle çoğaltır. Bazen de çok verir ama dediğin gibi eskisi gibi lezzetli olmaz.
Veren de, alan da, bereketlendiren de, eksilten de O.
Öyleyse sen sürekli sorgulama makamında durmaktan vazgeç ve aşağıya in makamdan. Zordur orada ayakta durmak.
Bu iniş ve çıkışlar, insanlık ve peygamberler tarihi boyunca yaşandı. Efendimiz (AS)’ın bile kısa ömründe ne zor imtihanlarla karşılaştığını okuyup bildikten sonra “neden böyle oluyor” diye feryat ederek aşırıya kaçmak “isyan” olur.
O halde bize düşen sorumluluğumuzun gereği olanı yapmaktır, feryad-ı figan etmekle hallolacak bir dert ve aşılacak yol yoktur.
- Eyvallah Efendim mesele anlaşılmıştır. Allah razı olsun, gönlümü ferahlattınız. Çok darlanmıştım neredeyse isyan noktasındaymışım belki de.
- Aman evladım, dikkat etmek lazım. Hikmet ve Kader arasında çok ince bir yol vardır. O yolda yürüyebilmek için yolu aydınlatacak el feneri mesabesinde “tevekkül-teslimiyyet-rıza” ehli olmak lazım gelir.
- Eyvallah Efendim eyvallah.
- Hadi şimdi Meryem Suresi’ni aç da bir miktar oku hem dinleyelim, hem anlayalım.
- Peki Efendim peki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)