Pazartesi, Temmuz 17

Şehidlerin yolunu sürdürmek ve O gece

İçimizi yakan ve yüreğimizi yakan çok şey yaşadık ve okuduk o geceye dair.
15 Temmuz gecesi, Allah’ın bu Aziz Millete Çanakkale Şehitleri’ne katından ikram ettiği ruhun 100 yıl sonra yeniden ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bir ananın evladına “Sakın şehit olmadan eve dönmeyin, hakkımı helal etmem” demesi olağan dışı bir ruhun insanlarda kendisini göstermesidir şüphesiz.
Sanki İlahi bir nefes ruhlara ve bedenlere sirayet etmiş gibi o gece yollara, sokaklara, meydanlara çıktı.
Normal bir insanın tankların altına yatmasını izah edebilecek bir psikiyatr var mıdır acaba? Tek başına bir insanın tanklar geçmesin diye bir tankın altından kalkıp diğer tankın altına yatmasını hangi akıl izah edebilir?
Bu direniş ve uyanışın ruhu akılla izahı mümkün olmayan ibret tabloları ile canlı biçimde gözümüzün önünde durmaktadır.
Anlatmakla anlaşılacak bir ruh değildir bu, ancak teslimiyetle ve imanla belki anlaşılır.
Peki aradan 1 yıl geçtikten sonra Aziz Milletin bu ruhu böylesine güçlü ve destansı bir şekilde sahiplenişine ne demeli.
Bir yanardağ patlaması sanki, sel gibi aktılar meydanlara Aziz Milletimizin her bir ferdi. Seccadesi üzerinde gece boyu ağlayıp dua edenleri de var üstelik. Her sela verilişte gözyaşlarını bağrına gömen ve acıyla dişlerini sıkan yüzbinlerce gönül var.
Gerçek ama bir o kadar uhrevi yüce bir vecd içindeydi o gece bu Aziz Millet.
Herkesin kendi hesabını bir kenara bırakıp ne yapabilirim diye çırpındığı bir geceydi 15 Temmuz.
Yardan, anadan, serden geçen ruhlar vecd ile durdu emperyalist uşaklarının karşısında ve Allah tuzak kuranların tuzağını başlarına geçirdi ve Şehidlerimizin kanlarında boğuldular.
Şimdi Şehidlerin kanlarını ve Gazilerin hatırını yere düşürmeme ve adaletin geç kalmadan tecelli etmesinin vaktidir.
Yüzbinler ve milyonlar bunu beklemekteler sahip çıktıkları devletinden ve liderinden.
Kim ne düşündü ve yaptı ise o gece, vicdanıyla muhasebe halinde 1 yıl sonra da.
Allah’a sonsuz hamdü sena ederiz, şükrederiz ve bu nimete layık olmaya çalışırız. Allah bir daha bu Aziz Millete böyle zor bir gece yaşatmasın. Millet bu şuurla birinci senesinde meydanlarda yerini aldı; Şehitlerine ve Gazilerine sahip çıktı yeniden.
Bu direnişe liderlik eden Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’a da güvenini yeniden açıkça ortaya koydu. Millet bunu bir siyasi mesele olarak görmüyor artık. 15 Temmuz’u Milli bir mesele olarak görüyor ve değerlendiriyor. O sebepledir ki, 15 Temmuz’a gölge düşürecek her siyasi söyleme ve yaklaşıma karşı açık ve net tavır alıyor.
Cumhurbaşkanı daha ekranlara çıkmadan sokaklara çıkmaya başlamıştı Aziz Milletimiz ama Başkomutan Erdoğan açıklama yaptıktan sonra bambaşka bir silkiniş ve uyanış içinde tanklara, kurşunlara ve savaş uçaklarına karşı durdu.
Bu Aziz Millet çok acı tecrübeler yaşadı geçmişte. Seçtiği nice isim gadre ve zulme uğradı ve iradesi elinden alındı. Ama 15 Temmuz’da bu küresel haşhaşi çetesinin iradesine pranga vurmasına müsaade etmedi, hem devletine hem de ortaya koyduğu iradesine sahip çıktı Allah’a hamdolsun.
Şimdi hep birlikte geçmişte bu vatan için can veren ecdadımıza ve 15 Temmuz Şehidlerimize ve Gazilerimize layık olmak için daha çok çalışmak vaktidir.
Halil Kantarcı’yı, Erkan Pala’yı, Ömer Halisdemir’i,Erol Olçok ve Abdullah Tayyip Olçok'u, İlhan Varank Hoca’yı ve şehadetlerine şahitlik ettiğimiz, gönülleri dağ gibi nice erleri, duayla, minnetle ve şükranla anma ve unutmamaktır vazifemiz.
Nicedir toprağa ekilen tohumlar 15 Temmuz’da göğe doğru ilahi bir rahmetle boy verdi. Allah o ilahi rahmete, her zaman uyanık bir ruh ve şuurla layık olmayı biz geri de kalanlara nasip eylesin.
Şehidler Rableri katında zaten rızıklandırılıyorlar çünkü Hakk öyle vadetti biz görmesek ve hissedemesek bile.
Bu Aziz Millet’in bu şuura yükselmesinde emeği olan tüm büyüklerimizden Rabbimiz razı olsun ve rahmet etsin. Kimlerdir onlar, elbette siz onları biliyorsunuz zaten anlatmaya ve isimlerini saymaya hacet yok.
Hülasa duamız şudur; Ey Rabbimiz bizlere zorluk karşısında imanla, sabırla ve tevekkül içinde dayanma ve direnme gücü ver. Gönlümüzü, kalbimizi ve ayaklarımızı yolunda sabit kıl. Ölüm korkusunu ve dünya sevgisini bizden uzak eyle. Sen herşeye Kadir-i Mutlaksın. Ümmetimizi ve Milletimizi Aziz ve İzzetli kıl.
Rahmetinle kuşat.
Amin Amin Amin…

Çarşamba, Mart 15

Tarih nereye doğru akıyor? (2) Karl Marx yoksa haklı mıydı?

Tabii bu ne biçim bir başlık dediğinizi duyar gibiyim. Bence de haklısınız ama şu yaşadığımız olaylara bakınca neredeyse adamı haklı çıkaracak işler yapıyoruz Müslümanlar olarak.
Son 5 yıldır hatta son çeyrek asırdır islam dünyasının ve coğrafyasının yaşadığı felaketlerin sebebi, genelde “dini düşünce/akım/mezhep” kaynaklı çatışmalar olarak görünmektedir. Görünmektedir diyorum çünkü hepimiz biliyoruz ki, bu çatışmaların ana kaynağı bizatihi din düşüncesinin yani islamın kendisi değil elbette. Ancak öyle sapmalar ve yozlaşmalar sözkonusu oldu ki neredeyse dinin sanki kendisi bu problemi üretiyor düşüncesi dünya kamuoyunda hakim hale geldi.
1980’li yıllarda Afganistan’ın işgali ve İran devrim süreci sonrasında İslam dünyasında çok farklı düşünce ve mezhebi akımlar kendini göstermeye başladı.
Terör devleti İsrail’in Filistin’i işgalinin ardından sertleşen islami düşünce zemini bu iki büyük olay sonrası daha da sert bir süreç yaşamaya başladı.
Birçoğumuzun içinden geçtiği bu süreçler, dünyada şu sıralarda islam adına bambaşka bir algının oluşmasına zemin hazırladı.
11 Eylül sonrasında tüm dünyada esen El Kaide rüzgarı yerini IŞİD denilen yeni bir örgüte bıraktı. Radikal şiddet hareketleri ya da bazı coğrafyalardaki bağımsızlıkçı selefi hareketler IŞİD’ı bir umut olarak görmeye başladı. Afrika’da, Uzak Asya’da ve Ortadoğu’daki bazı selefi hareketler, IŞİD’e bağlılıklarını ilan ettiler. Avrupa ülkelerinde ve Batı’da yaşayan bazı selefilerde bu harekete katıldılar ve örgütlendiler.
Geleneksel dindarlığı teslimiyetçi bulan ve sömürü karşısında pasiflikle suçlayan islami örgütlerin bir kısmı da IŞİD’a katılmasalar da ister istemez bu süreçten etkilendiler.
Suriye’de yaşanan ve milyonlarca Müslümanın mülteci olmasına ve binlercesinin hayatını kaybetmesine sebep olan savaş ve Irak’taki istikrarsızlık tam da IŞİD’in istediği zeminin oluşmasına katkı sağladı.
Ortadoğu coğrafyasında yaşanan bu acı süreç, kendisini Türkiye başta olmak üzere Batı’da terör saldırılarıyla daha da görünür hale geldi.
Yaşanan bu süreç BATI için yeni bir islamafobianın üremesine sağlam bir zemin oluşturmuş, yabancı düşmanlığıyla birlikte aşırı sağcı siyasi akımların AVRUPA ülkelerinde yeşermesine ve yeni bir FAŞİZM FIRTINASINA neden olmuş durumdadır.
BATI’nın zaten kodlarında varolan bu zihinsel altyapı tüm batı uluslarını derinden etkilemeye devam edecek gibi görünüyor. Yabancı düşmanlığı, mültecileri ülkelerinde istememe, göç hareketlerine karşı kendilerince ulusal direniş çağrısı yapan aşırı sağ siyasi hareketler Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya’daki iktidarları da siyasi anlamda derinden sarsmaya devam ediyor.
Tablonun tümüne baktığımızda DOĞU ile BATI arasındaki küresel ve global barış havası neredeyse tümüyle ortadan kalkacak gibi. Tabii bu arada iktisadi çekişmeler perde arkasında ciddi anlamda varlığını sürdürüyor. İktisatçılar, esas meselenin iktisadi rekabet olduğunu ve özellikle islam coğrafyalarındaki varolan doğal zenginliğin paylaşımı konusunda ABD, RUSYA, İNGİLTERE ve ÇİN arasında kavganın sonuçlarını yaşadığımızı düşünüyorlar.
Olan bitenin genelde takip ettiğimiz varsayımından hareketle, bizim olaylara değil daha çok sebep ve sonuçlara odaklanmamızın hepimiz için daha önemli olduğu kanaatindeyiz.
Sebepler ve sonuçlar bakımından kendimizi de ciddi bir özeleştiri sürecine tabi tutmamızın gerekliliği ortadadır.
FETÖ olayları sonrası Türkiye’de kamuoyunun cemaatler/tarikatlar/islami fikri akımlara karşı daha mesafeli ve güvensiz olduğu gerçeğinin üzerinde çok ciddi düşünmemiz gerekmektedir. IŞİD’in küresel çapta yaşattığı kaos ile Türkiye’nin FETÖ sebebiyle yaşadığı zorlukların benzerliği dini düşünce ve hareketlerde ciddi yapısal sorunların olduğunu göstermektedir şüphesiz.
Din/İnanç duygusu Doğu toplumlarında bireyi/aileyi/toplumu şekillendiren en önemli aktördür.
Peki 1 milyar 700 milyon Müslümanın varolduğu dünyada neden Müslüman coğrafyalar sürekli çatışma alanı ve neden “islami terör” diye bir kavram tartışılır hale geldi.
Bu sadece BATI’nın kullandığı maşa örgütlerin kabahati mi?
Mesele sadece BATI’nın İSLAM’la olan kavgası mı acaba?
Doğrusunu söylemek gerekirse Müslüman ahalinin bu anlamda ciddi kabahatleri olduğu açık ve nettir. İslam dünyasını derinden etkileyen islami hareketlerden Müslüman Kardeşler ve Cemaati İslami ile birlikte Geleneksel İslami tarikat ve cemiyetlerin modernleşme karşısında verdikleri imtihan kazanımlar yanında ciddi anlamda kayıplara da sebep olmuştur.
Mısır, Pakistan, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Filistin ve Türkiyeli Müslümanların aralarındaki ihtilaflar öylesine zirveye çıkmıştır ki, neredeyse birbirleriyle savaşmanın eşiğine gelmişlerdir. Oysa Fransa ve Almanya ya da İngiltere ile ABD arasında bu türden bir ihtilafı bırakın görmeyi tam tersine DOĞU’ya karşı derin bir işbirliği sözkonusudur. Oluşturdukları G-8 ve G-20 zirvelerinde Rusya, Çin ve Japonya’ya rağmen nasıl bir güç birliği içinde hareket ettiklerini ve gerektiğinde iktisadi, siyasi ve askeri birlikteliklerini tereddütsüz yürüttüklerini çok açık biçimde görüyoruz.
İslam dünyasının siyasi birlikleri darmadağın haldedir. Aslında bu siyasi kaosun esas sebebi islam dünyasının dini yorumlarının ve iktisadi geri kalmışlığının bir sonucudur. Maziyle övünerek varacağımız pek büyük bir hedef yoktur. BATI önce sömürerek sonra da üreterek güç toplamıştır. Hala aynı düzeni sürdürmektedir.
Dindarlık ile kalkınmışlık/üretim eş zamanlı bir grafik göstermiyor maalesef. Çok geliştik diyen islam dünyasının bazı ülkelerindeki durumun aslında BATI’nın ürettiklerini sadece kullanma düzeyiyle yani satın almak suretiyle refahı sağladıkları da göreceli bir kalkınmışlık gösterisidir.
O halde DİN afyon olmadığına ve Allah ve Rasulü (AS) bize geri kalmayı öğütlemediğine göre, sorunun kaynağının Müslümanların kendi geri kalmışlığı olduğunu görmeli ve anlamalıyız. Savaş bölgelerinin islam dünyasının kalbi sayılan coğrafyalar olduğunu ve terör merkezli hareket eden sözde “islami” grupların varolduğu gerçeğini inkar edemeyeceğimize göre o halde BATI’nın islam/yabancı/mülteci düşmanlığını da bilerek daha fazla üretmek ve çalışmak zorunda olduğumuzu artık anlamamız gerekir. Siyasi birliği tesis etmenin yolunun Müslümanların daha fazla üretmesinden ve dayanışma içinde olmasından geçtiğini artık görmek zorundayız.
Geleneksel islami akımların kendilerine çekidüzen vermelerinin zamanı çoktan geldi ve hatta neredeyse geçmektedir. Zalimlerin hiç mi suçu yok deme kolaycılığına düşmeden çok daha ciddi düşünmek ve her anlamda toparlanmak zorundayız.
Bu toparlanmanın öncülüğünü yapma potansiyeline sahip ülkelerin başında şüphesiz Türkiye gelmektedir ama Türkiye’nin zorluklarını hepimiz çok iyi biliyoruz.
Siyasi, iktisadi ve askeri anlamda Türkiye kendi kozasını örmüş ancak bir türlü uçma aşamasına geçememiş bir kelebek gibidir. İnşallah Türkiye bu kozadan çıkarak uçmayı da başaracak bir kelebek olma başarısını gösterme iradesini gösterebilir.
Türkiyeli Müslümanlar FETÖ ve IŞİD tecrübesini de iyi gözlemleyerek duru, temiz, pak, doğru, dayanışmacı, islami ve insani bir islami düşünce ve hareket sistemini inşa edecek siyasi ve iktisadi güce, imkanları bakımından en uygun zamanları yaşamaktadırlar.

Cuma, Ekim 28

Tarih nereye doğru akıyor?

Ülke nereye gidiyor?
Ümmetin hali ne olacak?
İnsanlık neden bu halde?
Tarih boyunca Müslümanlar bu sorulara cevaplar aramış ve bulmuşlardır. Aslında bu soruların hepsine cevap Kitab-ı Kerim’de ve Efendimiz (AS) hayatı boyunca ortaya koyduğu, kıyamete kadar devam edecek örneklikte de var.
Fakat her ne hikmetse biz bu sorulara, ne kendimiz adına ne de ümmet ve insanlık adına yeterli cevabı veremedik. Daha doğrusu ürettiğimiz cevaplar, yanlışlarımız nedeniyle artık insanlara inandırıcı gelmiyor.
Şimdi bu soruları tek tek irdeleyelim.
Ülke nereye gidiyor sorusuna verdiğimiz cevabı politik ortamdan bir miktar uzaklaşarak değerlendirdiğimiz zaman ortaya şöyle bir özet çıkıyor; Türkiye, Suriye ve Irak’ta devam eden iç savaş ve bir takım terör örgütlerinin bölgeye yerleşmiş olması sebebiyle ciddi risklerle karşı karşıya. Öte yandan içerde PKK ve türevleriyle ve DAEŞ’le, halkını öldürmekten kaçınmayan sapkın FETÖ ile mücadele ediyor. Ve bu mücadeleyi kazanmak için ciddi bir hukuki bilek güreşi yapıyor. İçerde ve dışarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tanımlamasıyla “devletin varlığını tehdit eden tehlikelere karşı varolma” mücadelesi veriyor.
Herkesin kafasındaki soru şu; gerçekten böyle mi yoksa biz mi politik olarak durumu abartıyoruz?
Bu sorunun cevabını 15 Temmuz’da yaşadıklarımız ve Türkiye üzerine uluslararası medya ve düşünce kuruluşlarında öne çıkan isimlerin değerlendirmeleri ortaya koymaktadır. Bu süreci doğru bir yöntemle ve içe kapanmadan sağlıklı bir ekonomik/stratejik/siyasi programla aşmamız gerekiyor.
Ümmetin hali ne olacak sorusuna cevap vermek için çok kafa patlamamız lazım. Uluslararası adaletsizliklerden tutun da, Müslümanların kendi içlerinde yaşadığı krizlere kadar üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken o kadar çok konu var ki. İslam coğrafyasındaki zihinsel bölünmüşlük ve kopukluk, birliğinin bozukluğu ve hilafetin ilgası süreciyle, vahdet anlayışının çok uzağına düşmüş haldedir. İşte tüm sebeplerin ortaya çıkardığı sonuç olarak, zihnen ve fiilen işgale uğrayan islam coğrafyaları, etnik/mezhebi çatışmanın ve terörün odağı ve hedefi haline gelmiştir.
Bu halden kurtulmanın yakın vadede bir çaresi var mıdır diye düşündüğümüzde cevabımız çok ama çok zor diyebileceğimiz noktadadır. Müslümanların hilafetin son merkezi olan Türkiye’den beklentilerinin olduğuna dair farklı görüşler var. Bazı Müslüman topluluklar ve gruplar, Türkiye’nin yeniden hilafeti tesis edememiş olsa bile tarihsel sorumluluğu olduğunu dile getirirken, bazı islami gruplar Türkiye’nin islam dünyasına önderlik yapma iddiasının “emperyal” bir düşüncenin ürünü olduğunu ve artık o sürecin son bulduğunu ifade etmektedir. Bağımsız islami çevreler, kimsenin aklına ve önderliğine ihtiyaç kalmadığı, bunun yerine eşit şartlarda müşavere edilmesinin gerekliliğini vurgulamaktalar. İslam dünyasından özellikle Avrupa, İngiltere ve ABD’de yaşayan islami düşünce gruplarında öne çıkan isimler, “demokrasi” merkezli bir düşünce/düzen/rejim sistematiği ile barışık bir önermenin Müslümanlar için yegane reçete olduğunda ısrarcı bir duruş sergilemektedirler. İran Devrimi sonrası tüm dünyada, islami gruplarda beliren “devrimci/ınkılapçı islam” anlayışı tamamen ortadan kalkmış ve İran’ın devrim ihracı sürecinin bir hayal olduğu netleşmiştir. Ki İran şu sıralar ABD ve Avrupa ile yalancı bir baharı inşa etmenin peşindedir. İslam dünyasını şekillendiren üç medeniyet havzasındaki hareketler ve yöneliş, muhtemelen bundan sonra gelişecek yeni dönemin ipuçlarını bize gösterecektir. Bu üç kadim medeniyet havzası, aynı zamanda tüm dünya Müslümanlarının zihinsel yönelimlerine de önderlik edecektir dersek yanılmış olmayız. Bu üç ülke Türkiye, Mısır ve İran’dır.
Her biri zor da olsa kendi başına ayakta durabilme ve bağımsız (görece de olsa) hareket edebilme potansiyelini barındırmaktadır. İslam dünyasındaki düşünce sorunlarının aşılması ve islam coğrafyalarını işgal eden “BATI”nın uygarlık savaşına karşı koyabilme gücü ve iddiası sonuç olarak bu üç ülkenin bulunduğu havzadan ve temsil ettiği medeniyet düşüncesinden neş’et edecektir.
Elbette diğer islam ülkeleri ya da BATI’da yaşayan düşünürlerin/mütefekkirlerin iddiasız olduğunu söylemiyoruz. Ancak devamlılık bu üç kadim havzanın doğal seyrinde mevcut bulunmaktadır.
Hülasa İslam dünyası ya da Müslümanlar, içine düştükleri krizi aşmak için öncelikle kendi aralarında bir masanın etrafında eşitler olarak biraraya gelebilmeli ve konuşabilmelidir. Madem ki, hilafetin yeniden inşası mümkün görünmemektedir, o halde hilafetin şahsı manevisinin temsil edildiği bir “MÜŞAVERE MECLİSİ/BİRLİĞİ” inşa edilmelidir. Bu meclis İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı’nın da üstünde bir meclis olmalıdır. Burada sadece resmi devlet yetkilileri değil, Müslüman toplumların/toplulukların önderleri olan isimler ve düşünür/mütefekkir/alim/fazıl isimlerde olmalıdır.
Belki böylece küresel güçlerin islam coğrafyalarındaki işgallere karşı bir duruş ve Müslümanların kendi içlerinde yaşadıkları mezhebi/etnik çatışmaların en aza indirilmesi mümkün kılınabilir. Bu meclistekiler fetva vermek üzere ya da bir emir/hüküm için biraraya gelmemeli, aslolan müşavere olmalıdır. İslam dünyasının düştüğü zillete bakınız ki, Suriye’de yaşanan büyük krizi aşmak için ABD ve Rusya’nın öncülüğünde toplantılar ve konferanslar yapılmaktadır. Bundan daha büyük bir zillet olabilir mi? Müslümanın canı, kanı, namusu bizzat işgalcinin kendisi olanın hakemliğine emanet edilebilir mi? Şartlar ne olursa olsun, akan kanın durması için Türkiye, İran, Mısır ve Suriye’nin yanlarına Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem temsilcilerini de alarak bir masa etrafında buluşmaları sorumluluklarının gereğidir. BM’nin bu meseleye çözüm bulma iradesi, daimi üyelerin blokajı sebebiyle mümkün değildir.
Elbette bu görüşümüze, Suriye’de ya da Irak’ta mücadele eden direniş grupları ve onları destekleyenler karşı olacaktır. Bu itirazları yok sayamayız ve görmezden gelemeyiz ama Müslüman coğrafyalarda süren bu ve benzeri savaşların daha fazla bölünmelere ve işgallere sebep olduğunu da, bu direniş gruplarının artık anlaması gerekmektedir. Silahlanmanın bölgede had safhaya vardığını ve bundan en çok memnun olanların, küreselcilerin olduğu ayan beyan ortadadır. Ortadoğu coğrafyasında devam eden bu karışıklığın daha da büyümesi, başta Türkiye olmak üzere, İran, Mısır ve Suudi Arabistan ve körfez ülkerini de kapsayan istikrarsızlıklara yol açması veya bölgesel bir savaşa dönüşmesi ihtimali karşısında tüm Müslümanların, ülkelerin, halkların, toplulukların ve düşünür/mütefekkir/önderlerin yeniden bir durum değerlendirmesi yapması ÜMMETİN MASLAHATI için elzemdir.
Peki dünya nereye gidiyor sorusuna ya da insanlığın nereye doğru yol aldığına ilişkin soruyu nasıl değerlendirmeliyiz ve cevaplamalıyız.
İnsanlık, öncelikle bize Kitab-ı Kerim’de anlatıldığı üzere heva ve hevesinin peşinde, dünyayı kendi mülkü zannederek, gelip geçici bir yurtta Allah’a isyan etmekle meşgul. Tarih boyunca nice toplumların düçar olduğu tüm hastalıklar ve batıl yaşayış/anlayışlar modern anlamda hükmünü icra etmektedir. BATI ya da DOĞU farketmeksizin insanı kendi fıtratından koparan hayat biçimlerini ve düşünce/anlayışları sanki “hakikatin kendisi”ymiş gibi sunarak, teknoloji, silahlanma, doğayı yok etme, nükleer enerji gereksinimi, global para döngüsü ve savaşlarla dünyayı küresel bir tek ülkeye çevirmeye çalışmaktadır. İşin en kötü tarafı ise İlahi buyruğa inanan Müslümanların, bu meydan okumaya ve insanlığın kendisini yok etmeye dönük bu tarihsel meydan okumaya vereceği bir cevabının olmamasıdır. Allah’a karşı isyanın, küfrün, insanlığı esir alan bu kötücül sistematik köleleştirme döngüsüne, kendimiz olarak ne bir cevap üretebiliyoruz ne de insanlığın kurtuluş reçetesi olan islamı insanlığa anlatabiliyoruz. Adaletin, vicdanın, aklın, ahlakın ve toplumların genel anlamda örflerinin “geri” ve “çağdışı” sayıldığı bir yüzyılda, Müslümanların birer “üsve-i hasene” olma güdüsü/motivasyonu neredeyse yok denecek azalmıştır.
İnsanlığı kurtaracak olan şey “ALLAH”a olan yakınlığımız iken, tam tersine bizi, ümmeti ve insanı “ALLAH”tan uzaklaştıran her ne varsa hem insanlığın hem de bizim için baştacı olması vahimdir.
Öngörümüz o dur ki, insanlık bu sözde çağdaş uygarlık sürecinin sonucunda “TOPRAK, SU, HAVA” ihtiyacıyla birlikte fıtratına geri dönecektir. Bu geri dönüş büyük bir yıkım sonucunda mı olacak yoksa tarihin doğal seyri içinde mi olacaktır bilemeyiz, elbette bunu ancak Allah bilir.
Allah, kendisine meydan okuyan toplumların nasıl bir son ile karşılaştıklarını bize Kuran’da haber vermektedir. Bu toplumların yıkılması ve tarih sahnesinden silinmesi mukadderdir.
Bizim vazifemiz Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak, başta kendimiz ve ülkemiz olmak üzere, ümmet ve insanlık için daha çok çalışmaktır.

Pazartesi, Ekim 24

Kıyamet Savaşı ve Mehdiyyet Meselesine dair.

Dini grup, fikir yahut cemaatlerden bir kısmının, yaşanan düzensizlik, kaos nedeniyle Kıyamet Savaşının ve Hz. Mehdi'nin gelişine ya da geldiğine dair inanışlarının kuvvetlendiğini açıkça beyan ettiklerine şahit oluyoruz.
Irak'ta ve Suriye'de yaşanan ve diğer İslam coğrafyalarındaki karışıklıkların bazı hadislerde belirtilen Hz.Mehdi'nin geleceği belirtilen işaretlere/alametlere tekabül ettiğini düşünen çevremizde insanlar olduğunun hepimiz farkındayız.
Dün Mahmut Erol Kılıç Hoca'nın Star Gazetesi'nde yayımlanan röportajında da aynı konu işlenmiş ve Mahmut Hoca'da sağolsun gereğince, çok fazla detaya girmeden cevaplamış.
Bizler İslam Dünyasının büyük çoğunluğuna tekabül eden itikadi ve ameli grubu olan Ehli Sünnet ya da Selefi Salihinin takipçileri olan makul çoğunluğun bulunduğu gruptaki müslümanlardanız.
Bir kısım Evangelist ve Mehdiyi Muntazar taraftarının, büyük kaosçu ve büyük kurtarıcı, Mesihçi/Mehdici inanışlara kapılmamak gerekir.
Bu türden inanç sahiplerinin vahyi ve aklı bir kenara iterek, itikadi ve ameli sapmalara düştükleri tarihi tecrübelerle de ve yeni dönemlerde de net olarak ortadadır.
Aslolan kıyameti ya da Hz.Mehdi'yi beklemek değil, itikat ve amel bakımından Allah ve Rasülünün buyruğuna tabi olmaktır.
Bazı tarikat çevrelerinin tabi oldukları kişileri uçurup kaçırmalarına da aldanmamak lazımdır.
Aslolan uçmak, kaçmak ve keramet sahibi olmak değil, Kuran'a tabi olmak ve Onun Rasülüne muhabbetle uymaktır.
Kuru şekilcilikten, kaba sofuluktan, ahmak Mesihçilerden ve Mehdicilerden, Vahiy, Sünneti Rasulillah ve akıl süzgecinden geçmeyen "istidraci, hurufi ve gizli ilim" denilen anlayışlarından uzak durmalıyız.
Tarih boyunca bu türden menfi kullanıma müsait ve istismara açık tecessüsler İslam alemine büyük zararlar vermiştir.
Esas ve özü bir kenara bırakıp, bu bunalımı nasıl aşabiliriz kısmına kafa yormak yerine, şifreler, hurufi sapmalar, mehdicilik, mesihçilik hastalığına tutulanlara şifa dilemekten başka yapacak bir şey yoktur.
Sıradan tarihsel ve güncel meseleleri sanki Allah'ın takdir buyurmasından öte anlamlar yükleyerek, Efendimiz (SAV)’in, Sahabesinin ve sonraki salih toplulukların yapmadığı şekilde, kafa yormak ve patlatmak neye ve kime hizmet eder, iyi düşünmek gerek.
Kuran ve Sünnet apaçık bir nur gibi bize yol gösterirken, kişilerin veya grupların sapmalarının peşinden koşmak bizi daha fazla yanlışa götürmekten başka bir işe yaramaz.
Hangi cemaat(sahih anlamıyla)/tarikat/mezhep/meşrep/topluluktan olursanız olun,
önce VAHYİ VE ONUN EN GÜZEL UYGULAYICISI HZ. MUHAMMED (AS)'ı ve ona tabi olan neslin ve geleneğin uygulamalarını esas alın.
Kenarda, köşede sonradan türedi yozlaşmış din/mezhep/itikat/cemaaat/tarikat sapmalarından uzak olmak fitneden uzak durmak anlamı taşır.
Yüzyıllardır devam eden mektebi irfan diye adlandıracağımız Tarikat ve Tasavvuf ehlinin ve mensuplarının da bu bahse konu meseleye ferasetle yaklaşması icap eder.
Kimi yanlış uygulamalar ve örnekler sebebiyle irfan mektebi mensupları da, kendilerinin karalanmasına sebep olacak anlayış, görünüş ve işlerden uzak durmalıdır.
Toplumun anlamakta zorlandığı kavramların, tanımlamaların ve tartışmaların, ortalama din bilgisine sahip makul çoğunluğun inanç dünyasını sarsacak şekilde ekranlarda sıradan bir mevzu gibi tartışılmasına ve anlaşılmasının daha da zorlaşmasına, popülerlik adına hizmet edenler hepimize kötülük ediyorlar.
Yanlışı düzeltmek için konuşan bazılarının, başka yeni yanlışlara kapı araladığı gün gibi açıktır.
Ortada bizi ve tüm dünyayı ilgilendiren iki kötü örnek üzerinden binlerce mümin terörist algısına dahil edilmiştir.
Türkiye özelinde FETO ve global anlamda IŞİD ciddi tartışmaların odağındadır.
Her iki sapmanın da aşırı yorumlamalardan kaynaklandığı ve bazı derin büyük güçlerle işbirliği içinde olduğu aşikardır.
Bu iki örgütlenmenin ümmete ve millete uzun vadede yaptıkları tahribatı tamir etmek epey zor olacaktır.
Bütün bu zorluklarımızı iyi düşünmek ve toparlanmak zorundayız.
Sağlam bir itikadi anlayış, salih amel, hakkı ve sabrı kuşanan ve tavsiye edenlerle birlikte, makul çoğunluğun tarafında yer alarak ilerlemek, ümmetin ve milletin maslahatına olacaktır, Vesselam.

Çarşamba, Eylül 21

İstanbul'dan Edirne'ye



Ben İstanbul’u severim, İstanbul beni.
İstanbul’a hep bir sevgili gibi bakmışımdır.
Neden bağlıyımdır bilemem İstanbul’a.
İstanbul’da can vardır. İstanbul’da hayat hiç durmaz. Durdurmak istediğinizde, sizi de içine alıp devam eder hayat.
Zaman akar gider, ezanlar insanın sinesine vurur. Ezanların beş vakit okunduğunu hep duyumsatır size.
Şehri İstanbul’a muhabbetle bağlıyımdır ben.
Bayram vesilesiyle tatil yapamadık belki ama bir günlük Edirne seyahati ile çok şey gördük, yaşadık, öğrendik ve hatta dinlendik.
Edirne Osmanlı’ya başkentlik yapmış, tarih kokan güzel bir şehir. Osmanlı Selimiye Camii ile mührünü vurmuş şehre.
Neredeyse Edirne’nin dört bir tarafından görünen Selimiye, Mimar Sinan’ın göğe kurduğu kubbesiyle muhteşem bir eser. O ihtişama yaraşır inceliklerle tezyin etmiş Selimiye’nin her karesini ulu Mimar.
Selimiye civarında durup, şöyle dört bir tarafınıza bir bakın.
Şehrin kuruluş mantığına hayran kalacaksınız.
Yolların her biri Selimiye’ye çıkıyor ve orada toplanıyor, sanki Merkez Efendi Hazretleri’nin buyurduğu gibi.
Eski Camii’yi görmeyi çok arzu ederdim, fakat bir türlü görememiştim, kısmet bir kurban bayramı gününe imiş.
Her bir taşına, levhasına, endamına bakıp hasretimi giderdim. Maneviyatını içime çeke çeke gönlümü eğlendirdim. Rivayet olunur ki, Hızır Aleyhisselam’ın makamlarından biride Eski Camii’dedir.
Bursa Ulu Camii gibi Hızır’ı bekler Eski Camii Aşıkanları.
Üç Şerefeli Camii’nin her biri bir başka mimari üslupla tezyin edilmiş minareleri ve cami içinde kubbe ferahlığı, insana faniliğini hatırlatan aydınlık sadeliği de görülmeye değer. Mahzun olan Muradiye Camii’ne de vardık elbette.
Esmer kardeşlerimizle saf tuttuk, ikindi vaktinde.
Şaheser çinileri çalınmış, ilgi bekliyor Muradiye Camii, Selimiye yanındaki tepede.
Osmanlı’nın Balkanlara sefere çıkarken ordusunu hazırladığı ovaya doğru baktım kuzey batı kapısından.
Sanki Sultan oradan gece ordusunu seyreyler de nice fethin hayalini kurarmış gibi bir yerde Muradiye Camii.
Bir süre Mevlevihane olarak vazife ifa etmiş Muradiye Camii ama şimdilerde epeyce mahzun ve ilgiye muhtaç.
Edirne’nin sizi saran güzel bir havası var. Çarşıları, bedestenleri ile bize kim olduğumuzu hatırlatan bir tarihi anıt gibi.
Bu yaşa gelip Edirne’yi bu kadar geç ziyaret ettiğime hayıflandım yol boyunca.
Edirne’ye vardığımızda önce ilk ziyaretimizi Hasan Sezai Hazretleri’nin makamına yaptık. Edirne’nin manevi sahiplerinden Hasan Sezai Hazretleri’nin şüphesiz tasarrufu devam ediyor sevenleri üzerinde.
Türbesi ve çevresinde yapılan düzenlemelerle bir manevi bahçe olmuş hamdolsun. Türbenin yanı başındaki mescid, ahşap iç dizaynı ve orjinaline yakın restorayonuyla gayet şık olmuş.
Şadırvanı, mescidi, haziresi ile Hasan Sezai Hazretleri’ne yakışır bir manevi ortam vücut bulmuş, şükürler olsun ki.
Hasan Sezai Hazretleri kimdir diye düşünene de azıcık araştırma tavsiyesinde bulunalım. Belki bir başka vesileyle Hazreti sizlere bildiğimiz kadarıyla anlatırız nasipse.
Yol olurda “refik” olmaz mı?
O da güzeldi ve tamdı. Hele yola çıktıklarınız, “yolda” sizden önde olunca bir başka güzel oluyor, ehline malumdur. İstanbul ve Edirne, tıpkı İstanbul ve Bursa gibidir artık benim için.
Edirne’ye geç varışımda da herhalde bir başka sebebi hikmet vardır. Muhtemelen Edirne’ye ilk bu “refiklerle” varmamız takdir edilmiş ki, böyle olmasından ve gerçekleşmesinden dolayı ayrıca şükrediyorum.